Image Hosted by ImageShack.us Hepsi bir filmden ibaret ama canım yanıyor...(Reconstruction) Sinemania - Blogcu


Sinemania

22/11/2008 - Ex Drummer

Kategori: Sinema


Masumiyetini kaybetmiş bir toplum üzerine…


Requiem for a Dream için yapılan klasik bir geyik vardır. Filmi izledikten sonra kustun mu, diye sorar herkes birbirine. Filmin insanın başını döndüren bir kurgusu, bilinçaltına seslenen bir sinema dili ve insanın suratına bir yumruk yemiş hissi veren bir ağırlığı vardır. Bütün bunlar birleşince doğal olarak izleyenler rahatsız olur. Aşina oldukları ve sürekli görmezden geldikleri toplumsal gerçekler, ne kadar kaçmak isteseler de artık onların gözleri önündedir. Kaçacak yer yoktur ve yüzleşmek zorunda kalırlar. Bu yüzleşmenin ardından yaşanan zihinsel bulanıklık, fiziken de bir bulantıya yol açar. Belçika filmi Ex Drummer’da türevlerinin yaptığı gibi izleyenlerde böyle bir etki yaratıyor. Bütün yaşanan toplumsal dejenerasyona ve çürümeye karşı sessiz kalan insanların güvenli dünyalarını tersyüz etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de, tıpkı Requiem for a Dream’de olduğu gibi anlatım yapısını da ana fikrine göre şekillendiriyor. Bilinen bütün anlatım kalıplarının aksine rastgele hazırlanmış hissi veren sekanslarla seyircinin dikkati dağıtılıyor. Bazı sekanslar yavaş çekimde geriye doğru gidiyor ve çizgisel bir anlatımın yadsınması dışında, karakterler zamana ve mekana da bağlı kalmıyor. Müzik gruplarının performanslarının aktarıldığı sekanslar ise, film içinde film gibi ilerliyor. Müzik, seks, uyuşturucu ve şiddet tuhaf bir bütün oluştururken, anarşizm öne çıkıyor.

Fiziksel kusurları olan bir grup insanın, müzik, seks, uyuşturucu, şiddet ve çürüme içinde geçirdikleri yaşamlarını anlatan Ex Drummer, esas finaldeki eleştiri oklarıyla insanları delip geçiyor. Belçika’nın Trainspotting’i olarak nam salsa da, ondan çok daha farklı yönlere gidiyor. Film, kesinlikle eğlenceli bir junkie filmi değil. Tersine şiddetin her saniye arttığı ve deneysel sinema dilinin bu artan şiddeti daha da ön plana çıkarttığı rahatsız edici bir film. Rahatsız edici olmasının başlıca faktörüyse, görsel şiddet sahnelerinin çok oluşundan kaynaklanmıyor. Film, aşağı yukarı toplumun her kesimine ve her kesiminden insana saldırıyor. Kendi çocuğuyla cinsel ilişkiye giren ebevynler, uyuşturucu batağında çocuk yetiştirmeye kalkışan esrarkeşler, homofobik insanlar, hiçbir işe yaramayan politikacılar, sosyal eşitsizliğin neden olduğu sorunlar ve nedensiz şiddet gibi daha pek çok öğe filmde kullanılıyor. Yönetmenin eleştiri kaynağı ise; toplumun bütün bu gerçekleri bildiği halde, bunlara sırt çevirmesi... İnsanların bu bilinçli duyarsızlığı, yönetmenin her kesime tepkisiyle açığa çıkıyor. Toplumu oluşturan her kesim üzerine düşeni fazlasıyla alıyor. Yönetmen; eğer bir toplum masumiyetini kaybetmişse, herkes bundan sorumludur diyor.

Herman Brusselmans’ın kitabından uyarlanan Ex Drummer, deneysel dili ve eleştirmiş olduğu konular dışında, cesareti ve orijinalliğiyle de övgüye değer bir çalışma. Sonuçta film, kendine hiçbir hedef kitle belirlemiyor ve her gruba eleştiri oklarını yöneltiyor. Bununla birlikte filmi ilginç kılan özelliklerden bir tanesi de, özellikle yazar Dries karakteriyle insanın içsel dünyasına yapılan yolculuk oluyor. Kendini ustalıkla gizleyen nefret ve şiddet, bir süre sonra kontrolden çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında, filmde şiddetin her dakika artmasının da bir amaca hizmet ettiğini anlayabiliriz. Filmin hemen başında sarsıcı bir girişle nedensiz şiddeti görselleştiren yönetmen, film ilerledikçe bu konunun nedenlerine de vurguda bulunuyor. Sonuç itibariyle Ex Drummer, her bünyenin kaldıramayacağı, sert ve sivri dilli bir film. Filmi izlemeden önce parçalanmaya hazır olmanız gerekiyor. Yoksa her an suratınıza bir yumruk yiyebilirsiniz.


Barış Saydam

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/11/2008 - Les Dames du Bois de Boulogne

Kategori: Sinema


Yazar ve filozof olan Denis Diderot’un Kaderci Jacques ve Efendisi (Jacques le fataliste et son maître) isimli kitabından uyarlanan The Ladies of the bois de Boulogne, Robert Bresson’un en iyi filmlerinden biri olmasa da hikayedeki karakterleri derinlemesine çözümleyen ve onların özlerini ekrana yansıtmayı başaran çarpıcı bir yapım. Aydınlanma Çağı’nın öncü filozoflarından olan Diderot, eserlerinde felsefi metinlerin yanı sıra kiliseyi ve burjuvayı da eleştirdiği gibi, insan ilişkilerine de pek çok değinide bulunur. Aslında Bresson, insanın içindeki kötülüğe ve onun karanlık yanına dair gözlemlerini genelde Dostoyevski kitaplarıyla derinleştirir. Fakat Diderot’un beyazperdeye en çok uyarlanan eseri olan Kaderci Jacques ve Efendisi’nde de baş karakterlerin esas amaçlarını sorgulatacak ve onları derinlemesine çözümlememizi sağlayacak bir yapı benimsediğini görürüz. Bu açıdan metne bağlı kalınmış bir uyarlama değildir. Üstelik filmin diyalogları da modern sanatın bir başka öncü yönetmeni Jean Cocteau tarafından yazılır. Aynı meramları konu alan üç başarılı isimden güç alan The Ladies of the bois de Boulogne, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından çekilir.

Bir grup insanın çevresindeki olayları konu alan öykü, aslında bir kadının intikam hikayesidir. Maria Casares’in inanılmaz oyunculuğuyla hayat verdiği Helene, Jean’a aşıktır. Ama Jean onun aşkına karşılık vermez ve onu ciddiye almaz. Kırılan onuruna karşın Helene, sinsice bir planı uygulamaya başlar. Bu plan için zavallı Agnes ve onun çaresiz annesini kullanacaktır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sefaletin arttığı Paris’te yaşamak için geceleri kabarelerde dans eden Agnes, bu şekilde hayatını sürdürmeye çalışır. Dans etmeyi çok seven ve yetenekli bir dansçı olan Agnes’in başı sarhoş müşterilerle sürekli derde girer. Onun çaresiz ve yaşlı annesi ise, olan bitenler karşısında hiçbir şey yapamaz. İşte tam bu sırada, savaştan önce komşu oldukları Helene ile yeniden karşılaşırlar. Helene ise bu karşılaşmayı şeytanca planını uygulamak için bir fırsat olarak değerlendirecektir.

Hikayede, karakterlerin birbirleri arasındaki gerilimli ve belirsiz ilişkiler yumağı öncelikli konu olurken, Bresson üzerini kalın çizgilerle çizmese de 2.Dünya Savaşı’ndan sonraki Paris’e dair de çeşitli izlenimlerini ekrana yansıtır. Yavaştan önce maddi durumu iyi olan Agnes, savaşla birlikte bütün sahip olduklarını kaybeder ve kabarelerde dans etmeye başlar. Kabarelerde dans etmek, aynı zamanda hayallerini ve yaşama umudunu da yitirmek anlamına gelir. Yeteneğine ve yaşama arzusuna rağmen, bir anda çaptan düşen ve kendini bambaşka bir hayatın içinde bulan Agnes, bir yandan da toplumdaki umutsuz ve hayallerini yitirmiş insanların yansıması gibidir. Umutsuz ve çaresizce yaşamak için her şeyi yapmaya razıdır. Bu açıdan bakıldığında, daha sonra bir fahişe olarak görülmesi ve toplumdan izole edilmek istenmesi başka bir soruyu da akla getirir: Agnes’i bu hale getiren kendi yanlış tercihleri midir, yoksa toplumun bozulan düzeni midir? Bresson, burada yine Dostoyevski tarzı bir suç ve ceza ikilemi yaratır. Bir tarafta savaştan sonra iyice bozulan ve insanların yaşam imkanlarını sınırlayan, onlara kötü yola düşmekten başka bir yol bırakmayan daha sonrasında da bu insanları tu kaka ilan eden bir toplum vardır. Diğer tarafta da, savaştan sonra bütün dengesi bozulan, sahip olduğu her şeyi kaybeden, yeni dünya düzeniyle başa çıkmaya çalışan, sersemlemiş ve zayıflatılmış insanlar vardır. Burjuva ise, bu keşmekeşten yine faydalanmanın yollarını arar. Kendi menfaatlari için bu çaresiz insanları kullanır, gönül ilişkileri uğruna bu insanları feda etmekten çekinmez ve yaşanan gerçekliği umursamadan kendi bencilliğinde yaşamaya devam eder.

 

“Hepimiz aslında bir meleğiz.”


Helene, Jean ve Agnes arasında gelişen üçlü ortaklık bir yanıyla da insanın içindeki kötülüğü yakalamak için Bresson’a fırsat verir. Katı ve biçimci tarzıyla tarif edilemeyeni, gösterilemeyeni ve antılamayanı resmetme gayretinde olan Bresson, Helene karakteriyle birlikte ilgi alanına giren insanın kötücül yanını da yansıtma imkanı bulur. Kendi intikamını almak için çevresindeki insanların birer birer yok olmasına göz yuman ve dahası bütün bunları şeytanca bir planla gerçekleştiren Helene, kusursuz bir kara melektir. Görünüşte herkese yardımcı olmaktan keyif alan, iyi kalpli ve huzur içinde yaşayan bir melektir. Oysa o ışıltılı maskesinin ardında, karanlıklara bürünmüş, kötülükle beslenen, bencil ve huzursuz bir kadın vardır. Bir sahnede Helene; “Hepimiz aslında bir meleğiz.” der. Dönemin toplumsal şartları pek çok namuslu insanı kötü yola sürüklese de, içlerindeki saf ve masum yana karşın, onları kirletse de, Helene’in bunlardan biri olmadığı çok açıktır. Ama o bile kendine bir dayanak noktası bulur. Sonuçta her şey kendi gururunun hiçe sayılmasıyla başlamıştır. İşte bu noktada Bresson, Helene’in kötücül yanını tartışmaya açar. Bir kişinin kırılan onuruna karşı, üç kişinin dağılan hayatı söz konusudur. Bu bir kişi burjuva olunca ise, işler değişir. Bresson, Helene karakteri üzerinden bizleri hem insanın kötücül yanına doğru bir yolculuğa çıkarır hem de Diderot’un yaptığı gibi burjuvanın maskesini düşürür ve çıplak olan kralı seyircilerin de görmesine imkan verir.

"Filmlerimin özünün, karakterlerimin söylediği sözler ya da yaptıkları jestler değil de bu söz ve jestlerin onlarda hareketlendirdiği şeyler olmasını istiyorum."

Robert Bresson


Bresson’un kendine özgü ve sinemada çok az yönetmenin başarabildiği gerçeklik anlayışı, filmin sonlarına doğru karakterlerin bazı özelliklerinin baskınlaşmasını sağlar. Çevrelerindeki her şeyden arınarak kendi saf hallerini ortaya çıkaran karakterler, Bresson’un başarıyla yaptığı varlık soyutlamasının en güzel örneklerinden biridir. Finalde Agnes, Jean’a aşkını itiraf ederken: “Ben aslında iyi biriyim, içimde bir kötülük yok. Sadece, sana aşık olduğum için zayıf düşmüştüm.” der. O ana kadar kendi duygularını mektuba bile yazamayan Agnes, artık muazzam bir soyutlamanın içindedir ve kendisini yöneten diğer bütün duygulardan kendini arındırmayı başarır. En sonunda ise, kendisini yöneten en güçlü duyguyu keşfeder. Bresson: “Filmlerimin özünün, karakterlerimin söylediği sözler ya da yaptıkları jestler değil de bu söz ve jestlerin onlarda hareketlendirdiği şeyler olmasını istiyorum.” der. Bu aşamada, onun bu bakış açısının yansımasını daha net görebiliriz. Başından beri Jean’la arasında bir bağ oluşmasına karşın, hiç onunla doğru dürüst konuşmayan Agnes, bütün sözlerinin ve yeminlerinin aksine gerçekleri kendi içinde bulur. Sözlerin ve jestlerin yersiz ve yetersiz olduğu yerde, o da Jean’ın güvenmekten çekinmediği sezgisel ipi (bir çeşit yol gösterici) sayesinde yolunu bulur. Metafizik anlamda var olan bu görünmez ip, Jean ve Agnes arasında gidip gelen bir çeşit harita işlevi görür. Helene ise, algılarını bir kenara bırakarak zekasını kötücül emelleri uğruna kullanır. Bu noktada Bresson’un nosyonlarından biri daha gün yüzüne çıkar. Bizler fazla zekiyiz ve zekamız bizi yanıltıyor diyen Bresson, akla karşı duyguyu ve algıyı galip getirir. Helene’in zekasıyla çevresine ördüğü siyah duvara karşı, Agnes ve Jean’ı algısal çekim alanıyla birleştirir.



Diderot’un sınıfsal farklılıkları eleştiren eserini, gerçekçi bir arka plan ve farklı bir olay örgüsüyle birleştiren Bresson; Helene karakterinin içsel değişiminden insanın kötücül yanına, Jean ve Agnes’in ortak yazgısından da duyguların zekadan üstün olduğuna vurguda bulunur. O dönemde film çekmenin zorlukları nedeniyle bu eseri uyarladığını, ama uyarlarken pek çok yerini değiştirdiğini ifade eden Bresson, kişi ne yaptığıyla değil, kim olduğuyla bilinmeli düsturunu da çok güzel bir biçimde özetler. Agnes geçmişinin ağır yüküne karşı, içindeki özü Jean’ın fark etmesini sağlayarak, kim olduğunu ortaya koyar. Öte yanda da siyahlar içinde sürekli aynanın karşısına geçip içindeki intikam ateşiyle yanıp tutuşan Helene’in geçirdiği değişim vardır. Birbirine tezat oluşturan iki karakterin bu içsel değişim süreci, filme ismini de veren mekan olan Bois de Boulogne Parkı’nın iki farklı yüzüyle birleşir. Gündüz vakti parıldayan güneşle birlikte herkesin gezmek için akın ettiği park, gecenin karanlığında mağaralarla çevrili karanlık bir fuhuş yuvasına dönüşür. Ak ve karaya tek bir günün içinde ev sahipliği yapan bu mekan, Bresson’un tezatlıklar içindeki karakterlerinin buluşmaları için kusursuz bir ev sahibi olur. Bresson bu filmde, Eric Rohmer’in titizlikle üzerinde durduğu ve görenlerde pek çok çağrışıma neden olan, neredeyse bir ressamın tuvalinde şekillenmiş hissi veren açık alan görüntüleriyle birlikte, daha sonra François Truffaut’un da Henri Decae’yle birlikte çalışarak mükemmel resmettiği şehrin gece yaşantısını da çok güzel bir şekilde rafine eder.

The Ladies of the bois de Boulogne bütün bu özelliklerine karşın, Bresson filmografisi içinde üst sıralarda yer almaz. Diary of a Country Priest, A Man Escaped, Pickpocket, Au Hasard Balthazar ve Mouchette gibi her biri başyapıt seviyesinde olan ve sinema tarihine geçen filmlerin gölgesinde kalır. Buna rağmen, Jean-Luc Godard’dan sonra dünya sinemasını en çok etkileyen Fransız yönetmen olan Robert Bresson’un bütün alamet-i farikalarını içinde barındıran, intikam, aldatma, ikiyüzlülük, burjuva ahlakı ve toplumsal eşitsizlik üzerine yapılan ve izlenmesi gereken bir yapımdır.


Barış Saydam


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/11/2008 - Die Brücke

Kategori: Sinema


Yaşanmış bir olayı anlatan Manfred Gregor’un kitabından uyarlanan Die Brücke (Köprü), Batı Almanya’da çekilmiş, savaşa ve savaşın insanlara yaptığı tahribata dair çok etkileyici bir film. 2. Dünya Savaşı’nın son yıllarında ülkelerini savunmak için askere çağrılan bir grup çocuğun savaşın yıkımıyla yüzleşmesini ve vatanlarını saftirik bir milliyetçilikle de olsa cesurca savunmalarını anlatan filmde, ebeveynlerin ve çocukların savaş döneminde yaşadıkları trajik durum vurgulanıyor. Aileler çocuklarını bu savaş ortamından uzaklaştırmak istiyor, ama çocuklar askere giderek vatanlarını savunmayı tercih ediyor. İki taraf da aslında kendi açısından diğerini korumayı, kollamayı ve diğeri için kendini feda etmeyi istiyor. Fakat son kertede durum istendiği gibi olmuyor. Savaş rüzgarı herkesi içine alarak genç yaşlı demeden bütün insanlığı darmadağın edip geçiyor.

Almanya’da kayıtlara bile geçmeyecek kadar önemsiz bir olay olan çocukların köprüyü savunma girişimi, propagandası yapılan “tek devlet, tek millet ve tek kumandan” anlayışının da bir yanılsamadan ibaret olduğunu ortaya koyuyor. İş, cesaret göstermeye ve vatanı savunmaya gelince meydanlarda konuşan büyük kumandanlar gidiyor ve onların işini küçücük çocuklar yapıyor. Olası kayıplar ise kimse için bir şey ifade etmiyor. Kendi halkını, kendi geleceğini hiçe sayan ve içten içe çürümeyle karşı karşıya kalan bir ideolojinin alegorisi olan Die Brücke, izleyenlerin yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin temelsiz ideolojisinin altında yok olmaya yüz tutmuş bir milletin üç maymunu oynamasının yarattığı tahribatı gözler önüne seren bu anlamlı ve eleştirel filmde, ayrıca savaş dönemiyle ilgili de çok geniş bir sosyal arka plan yaratılıyor. Savaşın sonlarına doğru insanlar da iki gruba ayrılıyor. İlk gruptakiler ne olursa olsun sonuna kadar kumandanlarının arkasında olan insanlardan oluşuyor. Diğer grup ise, savaşın hezimetini kabullenmiş ve artık daha fazla bir yıkım görmek istemeyenlerden oluşuyor. Savaş devam ederken bir yandan da toplumda bu iki grubun karşıt düşünceleri gerginlik yaratıyor. Yenilgi kaçınılmazken bir ulusun geleceği olan çocukların savaşa gönderilmesi sorgulanıyor.

Die Brücke belki 2. Dünya Savaşı ile ilgili çekilmiş en iyi savaş filmi değil, ama en duyarlı ve hümanist filmlerden biri olduğu su götürmez. Savaş döneminde bireylerin yaşamlarına duyarlı ve geniş bir bakış açısıyla yaklaşan ve karakterlerin psikolojilerini güçlü bir arka planla beyazperdeye aktaran yapım, gerçekçi savaş sahneleriyle de savaşın yıkımını bütün çıplaklığıyla açık ediyor.


Barış Saydam


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/11/2008 - Kirschblüten - Hanami

Kategori: Sinema


Doris Dörrie, kendine has mizahını hiç eksik etmediği kimi zaman eğlenceli kimi zaman da izleyende buruk bir tat bırakan, birbirinden farklı birçok orta sınıf filme imza atmış şahsına münhasır bir Alman yönetmen. Kariyerinde şimdiye kadar belki de hiç “başyapıt” ya da “klasik” sıfatına layık görülecek bir filmi yok. Ama yönetmenin son filmi Kirschblüten – Hanami, yönetmenin kariyerindeki doruk noktası. Benim bu yıl izlediğim en iyi Alman filmi olmasının dışında, koca bir yılı genel olarak değerlendirdiğimde de en çok hoşuma giden filmlerden biri oldu. Belki yine Avrupa sineması için bir “başyapıt” sayılamaz, fakat çok katmanlı bir film oluşunun yanı sıra, yönetmenin bu katmanları ölçülü ve duyarlı bir şekilde birleştirmesiyle ortaya son derece dokunaklı ve eleştirel bir film çıkmış. İzlediğimiz hikaye, hem değişen zamanla birlikte farklılaşan insanların hikayesi hem de bir karı-koca arasındaki sonsuz aşkın farklı coğrafyalarda ve farklı metaforlarla dışa vurulması. İçinde, hem Uzakdoğu kültürünün içinden çıkmış bir film olan Dolls’tan hem de Batı toplumunun yaşadığı iletişimsizliği ve yabancılaşmayı Japonya’da bütün çıplaklığıyla gösteren Lost in Translation’dan da izler var. Kirschblüten – Hanami, bahsettiğim bu Doğu ve Batı kültürünün kendi kendini farklı bir gözle ele alışını anlatan filmlerin tam ortasında yer alıyor. Belki etiketi itibariyle bir Batılı filmi, ama kendini Doğu’da anlamlandıran ve Doğu’nun kültürel kodlarını kendi hayatına uyarlayan ve uyarlamaya çalışan bireylerin hikayelerini anlatıyor.

Rudi, hayatı boyunca sıradan ve sistematik bir şekilde yaşayan, işini; ailesinden daha çok ön planda tutan, insanların ne olduğundan çok ne olmaları gerektiğiyle ilgilenen biri. Karısı Trudi (T + rudi) ise, her zaman içinde farklı biriyle yaşamaya alışmış. Kocasına olan aşkı ve çocuklarına olan bağlılığı, onun içindeki kadını hep geri plana atmasına neden olmuş. İçinde tuttukları ve bir türlü dışarıya çıkaramadıkları yüzünden de Trudi’nin aslında en büyük isteği bir Butoh dansçısı olabilmek. Gölgelerin dansı olarak da bilinen Butoh Dansı, aynı zamanda kişinin iç dengesini sağlamasını, hayatı kavramasını, çevresindekilere saygı duyarak yaşamasını ve içine attığı şeyleri bu şekilde gölgelerin aracılığıyla dışa vurmasını da sağlıyor. Bir anlamda kişinin içsel özgürlüğe kavuşmasının da bir aracı. Zamanı sonsuzmuşçasına yaşayan ikilinin, birbirlerine olan aşklarına rağmen, aslında birbirlerini gerçekten tanımayışı ise; ikilinin son demlerini yaşadıkları kısacık zaman dilimlerinde ortaya çıkıyor. Ölümün soğuk nefesi ikiliye her geçen gün daha da yaklaşırken, kalan günlerde zaruri olarak anılarda bir geriye dönüş yaşanıyor.



Eskiye yapılan dönüşler, filmde hiçbir zaman bir nostalji hayranlığına dönüştürülmüyor. Kendisi de 53 yaşında olan Dörrie, iki kuşak arasında olmanın getirdiği avantaj ile anne-baba ve çocuklar arasındaki değişen dengeleri çok güzel yansıtıyor. Artık 30’lu yaşlarına gelmiş olan üç çocuğun anne ve babasına bakışındaki değişiklik, onlara olan soğuklukları, kuşkusuz değişen toplumsal yapı ve buna istinaden oluşan kuşak farklılığına da işaret ediyor. Anne-baba artık kendi çocuklarına yabancı kalıyor, çocuklar ise anne-babayı bir yük olarak görüyor. İletişimsizlik ve yabancılaşma beraberinde duygusal bir soğukluğu da getiriyor. Taşrada yaşayan anne-babanın modern metropol yaşamına olan yabancılığı, çocuklarına olan yabancılıklarıyla birleşerek kesif bir yalnızlık hissini ortaya çıkarıyor. Birbirleri dışında hayatta tutunacak dalları kalmayan ikilinin ömrünün son demlerinde yaşadıkları üzerinden metropol yaşamının bireyler üzerindeki etkilerini gösteren film; ebeveynler ve çocuklar arasında kaybolan yakınlığın gösterilmesiyle de kuşaklar arasındaki farklılıklara vurguda bulunuyor. İşlerinden dolayı bir türlü anne ve babasıyla ilgilenemeyen ve bu sorumluluğu sürekli başkasına devretme telaşesinde olan çocukların durumu ise, metropol yaşamının koşuşturması içinde zamanın ve insan ilişkilerinin unutuluşunu gözler önüne seriyor.

Ölümün insan hayatı üzerindeki etkisine de değinen Kirschblüten – Hanami, hayatı da bir nevi kiraz çiçekleri gibi sunuyor. Kiraz çiçeklerinin geçici güzelliği, yaşamın geçici güzelliğiyle birleşiyor. Ancak ölüm ortaya çıkınca geride kalanlar kaybettiklerinin farkına varıyor ve bu noktadan sonra da ister istemez bir geçmişi telafi etme çabası başlıyor. Bu çaba çoğu zaman nafile olsa da, insanın kaybettikleriyle birlikte kendini de yeniden bulmasına önayak oluyor. İşte bu gerçekten yola çıkarak, yeterince vakit ayıramadığı ve isteklerine karşılık veremediği karısını düşünen Rudi’nin, karısının hep hayalini kurduğu Butoh dansçısına dönüşmesi de anlam kazanmış oluyor. Gerçek hayatta birbirlerine aşık olmalarına rağmen, bir türlü arzu ettiklerini gerçekleştiremeyen ikilinin gölgelerin dansında birleşmesi kuşkusuz filmin doruk noktasını işaret ediyor. Modern yaşamın insan üzerindeki etkilerini sorgulayan ve gerçek sevginin keşfedilmesiyle son bulan hikaye, Batı ve Doğu kültürünün orta noktasından seyircilere hitap ederek, insanın da altını çiziyor. Dejenerasyon, iletişimsizlik, yabancılaşma, değişen yaşam şekilleri ve hepsinin ortasında birbirine aşık iki yaşlı insan… Coğrafyalar değişiyor ama insanın özü, yaşamı anlama isteği ve içsel yolculuğu hiçbir zaman değişmiyor. Kirschblüten – Hanami, bu yüzden evrensel bir varoluş hikayesi anlatıyor bizlere. İnsanı kavrıyor ve insanın yaşam karşısında ne kadar kırılgan olabildiğini dokunaklı, dokunaklı olduğu kadar da gerçekçi ve samimi bir dille gösteriyor.


Barış Saydam

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/11/2008 - The Sting

Kategori: Sinema


Yönetmenliğini George Roy Hill’in yaptığı Butch Cassidy and the Sundance Kid filminde ilk kez birlikte oynayan Paul Newman ve Robert Redford ikilisi, bu başarıdan sonra ikinci ve son kez The Sting’te bir araya gelir. Butch Cassidy and the Sundance Kid filminde, Redford’un partneri olmasını özellikle isteyen ve bu konuda baskı yapan kişi de bizzat Paul Newman’ın kendisidir. Filmdeki dostluklarını gerçek hayata da yansıtan ikili, yönetmen George Roy Hill’le birlikte efsane bir üçlü olur. Üçlünün ortak vizyonu, enerjisi ve yeteneği sayesinde Butch Cassidy and the Sundance Kid ve The Sting gibi iki unutulmaz başyapıta imza atılır.

David S. Ward’un yazdığı senaryodan beyazperdeye uyarlanan The Sting, her şeyden önce çok güçlü bir olay örgüsüne sahiptir. Hikayenin basitliğine karşın, olay örgüsü son derece titiz hazırlanmıştır. Senarist Ward’un detaylara verdiği önem sayesinde, hikaye pek çok yan hikayecikle de desteklenir. Basit bir üç kağıtçılık hikayesine, farklı katmanlarla yeni açılımlar kazandırılır. Bu açılımlardan bir tanesiyle bile bugünlerde başlı başına bir film kotarıldığı düşülünce The Sting’in senaryosunun başarısı daha iyi anlaşılabilir. Üstelik filme farklılık katan bu yan hikayeler kendi başına buyruk bir hal almadan, bir bütüne hizmet eder. Yönetmenlik anlamında Hill’in bakış açısı ve filmlerinde sürekli gözettiği bütünlük duygusu da bu açıdan önem kazanır. Başka bir yönetmenin elinde kolayca dağılabilecek bir hikaye, Hill’in yönetim becerisi sayesinde bir klasiğe dönüşür.

Robert Redford ve Paul Newman’ın Butch Cassidy and the Sundance Kid ile başlayıp The Sting ile süren partnerliği ise beyazperdenin gelmiş geçmiş en uyumlu çiftlerinden birini oluşturur. Redford’un canlandırdığı Hooker karakteri aslında bir anlamda Newman’ın oynadığı Gondorff karakterinin çömezidir. Aralarında hem usta-çırak ilişkisi vardır hem de bir yandan iki taraf da birbirinin açığını diğerinin yüzüne vurarak, üste çıkmaya çalışır. Ama ikisinin de kendine göre artı ve eksi özellikleri vardır. Karakterlerinin bu artı ve eksi özelliklerini oyunculuklarıyla öne çıkaran ve bu özellikleri göstererek uyumlu bir çift olabildiklerini kanıtlayan ikilinin de başarısı buradan kaynaklanır. Gençliğin ve olgunluğun, kibirin ve tevazunun, kabulün ve reddin birleşimden yeni bir kimya yakalanır. İkilinin rahat ve gösterişsiz oyunculukları, filmi izleyenlerin de bu uyumu kolayca kabullenmesinde önemli bir etkendir. Ekranda mimikleriyle ve beden diliyle tiyatral bir biçimde oyunculuklarını gösteren ve filmin üstüne çıkan performanslar yoktur The Sting’de. Tersine, yönetmenin bakış açısını çok iyi bilen iki iyi dostun keyifle oynadıkları, samimi ve etkileyici bir performans vardır.

 

10 dalda Oscar’a aday olmasına karşın, 7 dalda Oscar kazanan The Sting; 5,5 milyon dolarlık bütçesine göre inanılmaz bir gişe hasılatı yapar. Filmin toplam gişe hasılatı 156 milyon doları bulur ve film, tüm zamanların en çok kazandıran filmleri arasına girer. Bu başarının yakalamasında saydığım bütün unsurların payı eş değerdedir. Hepsi bir bütüne hizmet eder ve film her şeyden önce çok samimi ve sıcak bir atmosfere sahiptir. Bildik klişelerden yararlanır, dramanın ve komedinin ana unsurlarını ustaca kullanır. Sadece bir seyirlik olduğunu bilmesine ve bunu hissettirmesine rağmen, bunu seyirciyi oyuna getirmek için kullanmaz ve seyirciye sıcak ve eğlenceli bir seyirlik sunar. Bu yüzden, filmi sıkılmadan ve başından sonuna kadar bir aşinalık hissiyle izlersiniz. Ayrıca filmde, sessiz sinema dönemindeki sinema estetiğinden de faydalanılır. Bu da filmin aşinalık hissini arttırmada önemli bir etkendir. Gerek müzikler olsun gerekse de kullanılan müzik dışında başka bir sesin, ses bandına girmediği kovalamaca sahneleri olsun sessiz sinema estetiği her zaman kendini hissettirir.

Bugün, bu üçlüden sadece Robert Redford hayatta. Önce George Roy Hill daha sonra da Paul Newman ne yazık ki hayata veda etti. Ama arkalarında iki tane unutulmaz klasik bıraktılar. Bu iki klasikten sonra yüzlerce film çekildi. Daha da binlercesi çekilecek. Fakat bir araya gelmesi çok zor olan böylesi uyumlu ve yetenekli insanlardan oluşan bir üçlüyü bir daha ne zaman görürüz, bilinmez. Onlar yine de şanslıydı. Hayattayken değerli bilindi ve gerektiği alkışı aldılar. Bunda kuşkusuz sinema dışında gerçek hayatlarında yaptıkları da önemliydi. Yaptıkları işler dışında, karakterleri ve toplumsal hayatta gösterdikleri duyarlılıkla da yakaladıkları başarının tesadüfi olmadığını kanıtladılar. İnsanlara, özellikle de çocuklara ve gençlere yardım etmekten asla vazgeçmediler. Zarar edeceklerini bildikleri halde doğru olduğuna inandıkları şeyleri yapmayı sürdürdüler. Gerçek hayattaki samimiyetlerini sinemaya da taşıyarak, işin özünün nerede yattığını insanlara göstermiş oldular. Onlar işlerini yaparken keyif aldılar, bizler de onları izlerken… Kendi enerjilerini, dürüstlüklerini ve insani değerlerini oynadıkları karakterlere kattılar. Ve onlar da bu değerleri bizlere hatırlattılar.

George Roy Hill ve Paul Newman anısına…


Barış Saydam

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
RSS
Yedincigemi (Yeni Sinema Sitemiz)
Ingrid Bergman
Jean Seberg
Faye Wong
Monica Bellucci
Kirsten Dunst
Audrey Hepburn
Natalie Portman
Anna Karina
Charlotte Gainsbourg
Keira Knightley
Kate Winslet
Charlie Kaufman
Michel Gondry
Eleni Karaindrou
Tim Burton
Wim Wenders
Rainer Werner Fassbinder
Cahiers du Cinema
Lodz Film Okulu
David Lynch
Matthew Barney
François Ozon
Yasujiro Ozu
Wong Kar Wai
Zhang Ziyi
Tony Leung
Christian Bale
Chuck Palahniuk
Noam Chomsky
Miranda July
Orson Welles
Haruki Murakami
Ryan Gosling
Amelia Warner
Fight Club
Avrupa Sineması
Daedalus
Funkster
Baronio
Raskolnikov

Sevdiğim Filmler